Home » antalya escort » alanya escort bayan » Senin İçin Soyundum yazı dizisi

Senin İçin Soyundum yazı dizisi

alanya escort bayan

“Bir bara gidip kutlama yapmalıyız.”

Ev arkadaşımın bu coşkulu önerisi hiç şaşırtmadı beni. En küçük ve önemsiz şeylerden bile kutlama yapmak için bahane çıkarırdı Cary Taylor. Bu yönünü onun cazibesinin bir parçası olarak görmüşümdür hep. “Yeni bir işe başlamadan önceki gece içmenin kötü bir fikir olduğuna eminim.”

“Hadi be Eva.” Cary oturma odamızda, yarım düzine taşınma kolisinin ortasında yere oturmuş, tatlı tatlı gülümsü-yordu. Günlerdir koli açmakla uğraşıyorduk ama o yine de çok yakışıklı görünüyordu. İnce yapısı, koyu renk saçları ve yeşil gözleriyle Cary’nin tek kelimeyle muhteşem görünmediği gün sayısı yok denecek kadar azdır zaten. Dünyada en çok sevdiğim kişi olmasaydı belki bu yanını kıskanabilirdim.

“Gidip âlem yapalım demiyorum ki” diye üsteledi. “Yalnızca bir iki kadeh şarap. Happy hour a takılır, sekiz olmadan da eve döneriz.”

“Yetişebilir miyim bilmiyorum.” Yoga pantolonumu ve dar kesimli spor tişörtümü işaret ettim. “Saat tutarak işe kadar yürüyüp, sonra da spor salonuna gideceğim.”

“Hızlı yürü ve sporunu da daha hızlı yap.” Cary’nin ustalıkla kaldırdığı kavisli kaşı güldürdü beni. Onun bu milyon dolarlık yüzünün bir gün dünyanın dört bir yanındaki reklam panolarında ve moda dergilerinde görüneceğinden adım

gibi emindim. Yüzünde nasıl bir ifade olursa olsun her zaman göz kamaştırıcıydı Cary.

“Yarın işten sonra gitmeye ne dersin?” diyerek karşı teklifte bulundum. “Şayet günün sonuna sağ çıkabilirsem gerçekten kutlamaya değer bir şeyimiz de olur hem.”

“Anlaştık. Akşam yemeği için yeni mutfağımızın açılışını yapıyorum.”

“Ya…” Yemek pişirmek Cary’nin keyif aldığı şeylerden biriydi ama bu konuda pek yetenekli olduğu söylenemezdi. “Harika.”

Yüzüne düşen yola gelmez bir saç tutamını üfleyerek gülümsedi bana. “Çoğu restoranı hasedinden çatlatacak bir mutfağımız var. Burada yapılacak yemeğin kötü olmasına imkân yok.”

Emin değildim ama yemek pişirme konusunda daha fazla konuşmamayı tercih ettim ve el sallayarak dışarı yöneldim. Asansörle zemin kata inip, bana abartılı bir hareketle kapıyı tutan görevliye gülümsedim.

Dışarıya adım attığım anda Manhattan’ın kokuları ve sesleri beni sarıp sarmaladı, keşfetmeye davet etti. San Di-ego’daki eski evimden kalkıp buraya taşınarak yalnızca ülkenin öbür ucuna değil, başka bir dünyaya gelmiştim sanki. Bu iki büyük metropolden biri kendi halinde ve nefsine düşkün bir tembelken, diğeri deli gibi enerjik ve hayat doluydu. Hayallerimde kendimi Brooklyn’de asansörsüz bir binada yaşarken canlandırıyordum ama söz dinleyen bir evlat olarak kendimi Manhattan’ın Yukarı Batı Yakası’nda buluvermiş-tim. Cary olmasa, aylık kirası birçok insanın bir yıllık gelirine denk olan bu koca apartman dairesinde kendimi çok yalnız hissederdim.

Kapıcı şapkasını eğerek selamladı beni. “İyi akşamlar, Bayan Tramell. Taksiye ihtiyacınız var mı acaba?”

“Hayır, teşekkürler, Paul.” Spor ayakkabılarımın aşınmış

topukları üzerinde öne arkaya sallandım. “Yürüyeceğim.”

Gülümsedi. “Öğleden sonraya göre epeyce serinledi hava. Güzel şimdi.”

“Dediklerine bakılırsa havalar deli gibi ısınmadan önce haziran ayının tadını çıkarmalıymışım.”

“Yerinde bir tavsiye, Bayan Tramell.”

Binanın ve komşu binaların eskilikleriyle bir şekilde uyum sağlayan modern cam çıkmanın altından dışarıya adım atıp, Broadvvay’in keşmekeşine ve akıp duran trafiğine ulaşana kadar ağaçlı sokağımın nispeten daha sakin havasının keyfini çıkardım. Gerçekten buralı gibi görüneceğim günlerin çok uzakta olmadığını ummakla birlikte şimdilik hâlâ çakma bir New York’lu gibi hissediyordum kendimi. Adresim ve işim buradaydı ama hâlâ metroya alışamamıştım ve taksi durdurmayı da beceremiyordum. Yürürken gözlerimi kocaman kocaman açıp etrafa aval aval bakmamaya çalışıyordum ama kolay değildi. Görülecek ve yaşanacak öyle çok şey vardı ki.

Duyusal bombardıman şaşkına çeviriyordu insanı – yiyecek satılan tezgâhlardan yayılan kokulara karışmış egzoz dumanları, sokak çalgıcılarının müziklerine karışan işportacı bağırtıları, yüzler, tarzlar ve aksanlardaki hayret verici çeşitlilik, muhteşem mimari harikaları… Ve arabalar. Tanrım. Tampon tampona giden arabaların şu telaşlı akışı gibi bir şeyi başka hiçbir yerde görmemiştim.

Her zaman kulakları sağır eden elektronik sirenleriyle sarı taksi selini yarmaya çalışan bir ambulans, bir polis arabası ya da bir itfaiye oluyordu etrafta. Tekyönlü daracık sokaklarda dolaşan hantal çöp kamyonlarına ve kesin teslim saatlerini tutturmak uğruna sıkışık trafiğe göğüs geren kargocu-lara hayranlık duyuyordum.

Şehirlerine duydukları sevgiyi, üzerlerinde en sevdikleri ayakkabıları gibi kolay ve rahat taşıyan gerçek New York’lular bütün bunların arasından istiflerini bozmadan ge-

çiyorlardı. Kaldırımlardaki çukurlardan ve havalandırma deliklerinden yükselen buharı romantik bir keyifle seyretmedikleri gibi, aşağıdan kükreyerek geçen metro ayaklarımızın altındaki zemini titrettiğinde ben şapşalca sırıtıp ayak parmaklarımı kasarken onlar gözlerini bile kırpmıyorlardı. New York yepyeni bir aşktı benim için. Ayaklarım yerden kesilmişti ve bu her halimden belliydi.

Bu yüzden, çalışacağım binaya doğru yürürken, yollarda sakin insanı oynamak için bayağı çaba sarf etmem gerekiyordu. Hiç değilse işim konusunda istediğim olmuştu. Kendi becerilerimle hayatımı kazanmak istiyordum ve bu da başlangıç pozisyonu bir iş demekti. Yarın sabahtan itibaren, Amerika’nın önde gelen reklam ajanslarından biri olan Wa-ters Field & Leaman’da Mark Garrity’nin asistanı olacaktım. Üvey babam, fınans devi Richard Stanton, bu işi kabul etmeme bozulmuştu çünkü ona göre bu kadar gurur yapmasay-dım onun arkadaşlarından birinin yanında çalışabilir ve bu bağlantının sunduğu avantajlardan faydalanabilirdim.

“Baban kadar inatçısın sen de” diyordu bana. “Senin öğrenci kredilerini öde öde bitiremeyecek o polis maaşıyla.”

Babamın bir türlü geri adım atmak istemediği ciddi bir kavgaya dönüşmüştü bu konu. “Kızımın eğitim masraflarını başka bir adama ödeteceğime öleyim daha iyi” demişti Victor Reyes, Stanton’ın teklifi karşısında. Buna saygı duymuştum. Kendisi asla kabul etmese de Stanton’ın da saygı duyduğunu hissetmiştim. Her iki adamı da anlayabiliyordum, çünkü ben de kredileri kendim ödemek için mücadele vermiş… ve kaybetmiştim. Babam için bir gurur meselesiydi bu. Annem onunla evlenmeyi kabul etmemişti ama o mümkün olan her şekilde bana babalık yapmaktan asla vazgeçmemişti.

Şimdi eski gerilimler yüzünden sinirlenmenin bir âlemi yoktu; ben de işyerine en hızlı şekilde ulaşma konusuna odaklandım. Bu kısa mesafeyi yürürken saat tutmak için

mahsus pazartesi gününün yoğun bir anını seçmiştim; bu yüzden Waters Field & Leaman’ın bulunduğu Crossfıre binasına otuz dakikadan kısa bir sürede ulaşınca sevindim.

Başımı geriye atıp binanın hatlarını yukarıdaki incecik gökyüzü şeridine dek takip ettim. Bulutları delen parlak, safir rengi bir kuleydi Crossfıre ve çok etkileyiciydi. Daha önce iş görüşmesi için geldiğimden biliyordum ki bakır işlemelerle süslenmiş döner kapıların diğer tarafı da, altın damarlı mermerle kaplanmış zeminleri ve duvarları, mat alüminyumdan güvenlik masası ve turnikeleriyle, en az dışarısı kadar hayranlık vericiydi.

Yeni kimlik kartımı pantolonumun iç cebinden çıkarıp masadaki siyah takım elbiseli güvenlik görevlilerine gösterdim. Kıyafetimi ortama uygun görmediklerinden olacak, yine de durdurdular beni ama sonra geçmeme izin verdiler. Bir de asansörle yirminci kata çıkmayı başarırsam evimin kapısından işyerime aşağı yukarı ne kadar zamanda gelebileceğime dair bir fikir edinmiş olacaktım. İşlem tamamlanacaktı.

Tam asansörlere doğru yöneldiğim sırada ince yapılı, şık giyimli, esmer bir kadının çantası turnikeye takılıp tepetak-lak oldu ve içinden bir bozuk para seli boşandı. Paralar mermere yağmur gibi yağıp neşeyle etrafa saçılırken, etraftaki insanlar yaşanmakta olan kaosu hiç görmemiş gibi yaparak istiflerini bozmadan yollarına devam ediyorlardı. Yüzümde halden anlar bir ifadeyle yere eğilip, güvenlik görevlilerinden biriyle birlikte kadının paralarını toplamasına yardım ettim.

“Teşekkür ederim” dedi kadın, rahatsız ve telaşlı bir gülümsemeyle.

Ben de ona gülümsedim. “Hiç dert etmeyin. Aynısı benim de başıma gelmişti.”

Tam girişin yakınlarındaki bir beş kuruşluğa uzanmak için çömeldiğim sırada bir çift şık bağcıklı ayakkabı ve üzerlerine dökülen, terzi elinden çıkmış siyah paçalarla karşı

karşıya geldim. Adamın yolumdan çekilmesi için bir an bekledim, çekilmeyince başımı geriye atarak görüş alanımı genişlettim. Özel dikilmiş yelekli takım elbise bile tek başına beni heyecanlandırmaya yetecek kadar seksiydi ama onu esas heyecan verici kılan, içindeki uzun boylu, güçlü fakat ince yapılı vücuttu. Ama bu muhteşem erkek bedeni ne kadar etkileyici olsa da gerçekten kendimden geçmem için bakışlarımın adamın yüzüne ulaşması gerekti.

Vay! Tek kelimeyle… vay!

Tam önümde zarifçe çömeldi. Bu enfes erkeksilik göz hizama iniverince tek yapabildiğim aval aval bakmak oldu. Çarpılmıştım.

Sonra aramızdaki havada bir şeyler kıpırdandı.

O da bana bakarken değişti… sanki gözlerinden bir perde kalktı ve ortaya çıkan kavurucu güç ciğerlerimdeki bütün havayı çekip aldı. Yaydığı yoğun cazibe kuvvetlenmiş, coşkun ve amansız bir gücün neredeyse elle tutulur ifadesine dönüşmüştü.

Tamamen içgüdüsel bir hareketle geri çekildim. Ve kendimi kıçımın üstünde buluverdim.

Dirseklerim mermer zeminle bu şiddetli buluşmanın etkisiyle zonkluyordu ama ben acının farkında bile değildim. Gözlerim önümdeki adama kilitlenmiş, aval aval bakmakla meşguldüm. Kömür karası saçları, nefes kesen bir yüzü çerçeveliyordu. Kemik yapısı bir heykeltıraşı mutluluktan gözyaşlarına boğabilirdi ve keskin hatlı ağzı, bıçak gibi düzgün, ince burnu, koyu mavi gözleriyle vahşi bir güzelliği vardı. Hafifçe kısılan o gözler dışında tüm hatları ifadesizliğe şartlanmıştı.

Hem gömleği, hem de takım elbisesi siyahtı ama kravatı o parlak gözbebekleriyle mükemmel bir renk uyumu içindeydi. Zeki ve inceleyici gözleri beni delip geçiyordu. Kalp atışlarım hızlandı; dudaklarım, sıklaşan soluklarıma yol vermek

Cevap bırakın