Home » antalya escort » alanya escort bayan » Senin İçin Soyundum – 2 –

Senin İçin Soyundum – 2 –

Alanya sarışın escortle hafızamdaydı. Böyle insanın aklını başından alacak kadar yakışıklı olmanın yasaklanması lazımdı. Beynimde yanan devreler hâlâ tam düzelememişti.

Cary dirseğini tezgâha dayayarak yaklaştı, uzun kâkülleri ışıltılı yeşil gözlerinden birini kapatıyordu. “Kalkmana yardım ettikten sonra ne oldu peki?”

Omuz silktim. “Hiçbir şey.”

“Hiçbir şey?”

“Çıkıp gittim.”

“Ne yani? Ona cilve yapmadın mı?”

Bir lokma daha aldım. Aslında fena değildi yemek. Ya da ben açlıktan ölüyordum. “Cilve yapılacak türden bir adam değildi, Cary.”

“Cilve yapılamayacak adam diye bir şey olamaz. Mutlu evlilikleri olan adamlar bile ara sıra zararsız bir cilveleşmeden hoşlanırlar.”

“Bu herifin hiçbir şeyi zararsız görünmüyordu” dedim ifadesiz bir sesle.

“Ha, demek öylelerinden” dedi bilgece. “Yaramaz oğlanlar eğlenceli olabilirler ama fazla da yaklaşmamak lazım.”

Cary bilirdi tabii bunları; her yaştan kadın ve erkek ayaklarına kapanırdı onun. Ama o her nasılsa her seferinde yanlış insanı seçmeyi başarırdı. Sevgilileri arasında takıntılı sapıklardan aldatanlara, kendilerini onun aşkı için öldürmeye kalkanlardan hayatlarında başka biri olduğunu ondan saklayanlara kadar her türlüsü vardı… Akla gelebilecek her türü tanımıştı.

“Bu herifin eğlenceli olabileceğini hiç hayal edemiyorum” dedim. “Fazla gergindi. Ama bak bütün o gerginlikle yatakta şahane olacağından eminim.”

“işte şimdi sadede geldin. Herifin kendisini unut. Yalnızca yüzünü fantezilerinde kullan ve onu orada mükemmelleştir.”

Herifi hepten kafamdan atmayı tercih ederek konuyu de-

ğiştirdim. “Yarın iş görüşmen var mı?”

“Elbette.” Cary derhal ertesi günkü programının detaylarını anlatmaya, bir blucin reklamından, bronzlaştırıcılardan, iç çamaşırlarından ve parfümlerden söz etmeye başladı.

Aklımdaki başka her şeyi bir kenara atıp tamamen ona ve giderek yükselen başarı çizgisine odaklandım. Cary Taylor’a olan talep günbegün artıyordu ve hem fotoğrafçılar, hem de müşteriler arasında profesyonelliği ve dakikliği ile tanınmaya başlamıştı. Onun için çok seviniyor ve onunla gurur duyuyordum. Ne çok yol kat etmiş, ne badireler atlatmıştı.

Kanepenin yanına dayanmış iki koca hediye kutusunu ancak yemekten sonra fark edebildim.

“Bunlar da ne?”

“Onlar” dedi Cary oturma odasına gelerek, “günün asıl bombası.”

Paketlerin annemle Stanton’dan geldiğini derhal anladım. Annemin mutlu olmak için paraya ihtiyacı vardı ve neyse ki üç numaralı koca, Stanton, bunu ve onun birçok başka ihtiyacını karşılayabiliyordu. Keşke iş bununla kalsa diye düşündüğüm çok olurdu ama annem benim paraya bakışımın kendisininkinden farklı olduğunu bir türlü anlayamıyordu. “Yine ne yollamışlar?”

Cary, aramızdaki on üç santimlik boy farkı sayesinde hiç zorlanmadan kolunu omzuma attı. “Nankörlük etme. Stanton annene âşık. O anneni şımartmaktan hoşlanıyor, annen de seni. Sen hoşlanmıyorsun ama Stanton da bunları senin için yapmıyor zaten. Annen için yapıyor.”

Iç geçirerek, hak verdim ona. “Neymiş bunlar?”

“Derneğin cumartesi akşamki bağış yemeği için şatafatlı giysiler. Sana bomba gibi bir elbise, bana da bir Brioni smokin. Bana hediye almasının nedeni de sensin. Ben yanında olup dırdırlarını dinleyince daha müsamahalı oluyorsun.”

“Aynen öyle. Tanrıya şükür o da bunu biliyor.”

1 abii ki biliyor. Her şeyi bilmeseydi zirilyoner olamazdı.” Cary elimden tutup çekeledi beni. “Hadi. Gel de bak.”

Ertesi sabah saat dokuza on kala Crossfire’ın döner kapılarından geçerek lobiye girdim. İlk günümde olabilecek en iyi izlenimi bırakmak için sade, düz bir elbise tercih etmiştim. Asansörde yürüyüş ayakkabılarımı çıkarıp siyah topukluları geçirdim ayağıma. Sarı saçlarımın sekiz biçiminde artistik bir topuz halinde toplanmış olması Cary’nin marifetiydi. Saç konusunda ben ne kadar beceriksizsem o da o kadar göz kamaştırıcı modeller yaratabiliyordu. Babamın mezuniyet armağanı olan küçük inci küpelerimi ve Stanton’la annemin aldığı Rolex’i takmıştım.

Görünüşüme fazla mı özen gösterdim acaba diye endişelenmeye başlamıştım ama lobiye girdiğim sırada, spor kıyafetlerim içinde yerlere düşüşüm geldi aklıma ve bu halimle, zarafetten nasibini almamış o kıza hiç benzemediğime sevindim. Turnikelere doğru ilerlerken kimlik kartımı gösterdiğim güvenlik görevlileri de aradaki bağlantıyı kuramamış gibi görünüyorlardı.

Yirmi k-aıt sonra kendimi Waters Field & Leaman ın girişinde buldum. Önümde, resepsiyon alanına açılan ikili kapıyı çerçeveleyen, kurşun geçirmez camdan bir duvar vardı. Ay biçimindeki resepsiyon masasında oturan görevliye camın dışından kimliğimi gösterdim. Ben kimliği çantama koyarken o da kapıları açan düğmeye bastı.

“Merhaba, Megumi” diye selamladım onu girerken. Üzerindeki kızılcık renkli bluza bayılmıştım. Melezdi Megumi, bir parça Uzakdoğu da karışmıştı işin içine muhakkak ve çok hoştu. Koyu renkli ve gür saçlarının arkada daha kısa, ön-deyse sipsivri olan küt kesimi havalıydı. Çekik gözleri kahverengi ve sıcak, dudaklarıysa dolgun ve kendinden pembeydi.

“Eva, selam. Mark henüz gelmedi ama sen yolu biliyorsun zaten, değil mi?”

“Elbette.” Ona el sallayarak resepsiyon masasının solundaki koridora dalıp sonuna kadar gittim. Oradan da sola dönünce kendimi önceden açık ofis olan ama şimdi küçük oda-cıklara bölünmüş bir alanda buldum. Odacıklardan biri be-nimdi; doğruca ona yöneldim.

Çantamı ve yürüyüş ayakkabılarımın olduğu torbayı kullanışlı metal masamın alt çekmecesine koyup bilgisayarımı çalıştırdım. Ortamı kişiselleştirmek için yanımda bir iki şey getirmiştim, onları çıkardım. Bir tanesi, içinde üç fotoğraftan oluşmuş bir kolaj olan bir çerçeveydi – benimle Cary Coro-nado Plajı’nda, annemle Stanton Fransız Rivierası’nda yatlarında ve benimle babam California Oceanside’da, onun polis aracı içinde, görev başında. Diğeri de Cary’nin bana daha o sabah “ilk gün” armağanı olarak verdiği camdan çiçeklerden oluşan renkli buketti. Onu da minik fotoğraf grubumun yanına yerleştirdim ve arkama yaslanıp nasıl durduklarına baktım.

“Günaydın, Eva.”

Patronuma dönmek üzere ayağa fırladım. “Günaydın, Bay Garrity.”

“Mark de lütfen bana. Ofisime gelsene.”

Koridorda arkasından yürürken, parlak siyahi teni, biçimli top sakalı ve gülen kahverengi gözleriyle patronumun hiç de fena olmadığını düşündüm bir kez daha. Köşeli bir çenesi ve hafif çarpık, hoş bir gülümsemesi vardı. İnce ve formdaydı. Duruşundaki kendinden emin hava insanda güven ve saygı uyandırıyordu.

Cam ve kromdan yapılmış masasının önündeki iki iskemleden birini işaret etti ve kendi Aeron koltuğuna yerleşmek için önce benim oturmamı bekledi. Arka plandaki gökyüzü ve gökdelenlerin önünde gayet başarılı ve güçlü biri gibi duru-

yordu. Oysa kıdemsiz bir müşteri temsilcisiydi Mark, ofisi de müdür ve yöneticilerin ofislerinin yanında minicik kalıyordu ama manzaraya diyecek yoktu.

Arkasına yaslanıp gülümsedi. “Yerleşebildin mi evine?”

Hatırlamasına hem şaşırdım, hem de memnun oldum. Onunla ikinci iş görüşmemde tanışmış ve hemen hoşlanmıştım.

“Sayılır” diye yanıtladım. “Hâlâ sağda solda dolaşan birkaç kutu var.”

“San Diego’dan taşınmıştın değil mi? Güzel şehirdir ama New York’tan çok farklı. Palmiyeleri özlüyor musun?”

“Havanın kuruluğunu özlüyorum. Buradaki rutubete alışmak kolay değil.”

“Sen bir de yaz bastırınca gör.” Gülümsedi. “Evet… bugün ilk günün ve bana asistanlık yapacaksın. Bu işin nasıl olacağını yapa yapa öğreneceğiz. Ben birilerine görev vermeye pek alışık değilim ama çabuk öğreneceğimden eminim.”

Anında rahatlamıştım. “Görevlerimi yapmak için can atıyorum.”

“Senin buradaki varlığın benim için büyük bir adım, Eva. Burada çalışmaktan mutlu olmanı istiyorum. Kahve içer misin?”

“Kahve, temel besin gruplarımdan biridir benim.”

“Ah, tam aradığım asistan.” Gülümsemesi yüzüne yayıldı. “Senden kahvemi filan getirmeni istemeyeceğim ama dinlenme odasına koydukları yeni tek fincanlık kahve makinelerinin nasıl çalıştığını bana öğretsen hiç fena olmaz.”

Güldüm. “Hiç sorun değil.”

“Aklıma sana söyleyecek başka bir şey gelmiyor olmaması çok fena değil mi?” Mahcup mahcup ensesini ovaladı. “En iyisi sana üzerinde çalıştığım müşterilerin dosyalarını göstereyim, sonra oradan devam ederiz. Ne dersin?”

Günün geri kalanı nasıl geçti anlamadım. Mark iki müşteriyle görüştü ve bir meslek okulu için konsept fikirler üzerinde çalışan yaratıcı ekiple uzun bir toplantı yaptı. Bir reklam kampanyasını teklif sürecinden sonuç aşamasına taşıyabilmek için farklı departmanların bayrağı nasıl birbirlerinden devraldıklarını ilk elden görmek büyüleyiciydi. Ofislerin yerleşim planını daha iyi kavrayabilmek için biraz geç çıkabilirdim aslında ama saat beşe on kala telefonum çaldı.

“Mark Garrity’nin ofisi. Ben Eva Tramell.”

“Artık kıçını kaldırıp eve gel de dün söz verdiğin gibi çıkıp bir şeyler içmeye gidelim.”

Cary’nin numaradan takındığı sert tavır gülümsetti beni. “Tamam, tamam. Geliyorum.”

Bilgisayarımı kapatıp çıktım. Asansörlerin oraya vardığımda Cary’ye hızlı bir Yoldayım mesajı atmak için cep telefonumu çıkardım. Ding sesi gelince hangi asansörün kata geldiğini anlamak için bakıp onun önüne geçtim ve gönder tuşuna basmak için dikkatimi yeniden telefonuma çevirdim. Kapılar açıldığında ileri doğru bir adım attım. Nereye gittiğimi görmek için kafamı kaldırdım ve bir çift mavi gözle karşılaştım. Soluğum kesildi.

Seks tanrısı asansördeki tek kişiydi.

Cevap bırakın