Home » Posts taggedotele gelen escort

ŞAHANE HATALARIM – 16-

ŞAHANE HATALARIM – 16- Neden bir çuval inciri berbat edesiniz? Hiç kimseye hiçbir şey söylemeyeceksiniz ama dekanla öpüşmüş olmanızda iki temel sorun var: (1) Bir kadınla öpüşebileceğiniz hiç aklınıza gelmezdi. (Arayabileceğiniz bir lezbiyen yardım hattı var mı acaba? Bir üyelik formu falan?) ve (2) Acaba dekan çılgına dönecek mi? Bu olay işinizi etkileyecek mi? Bundan sonra size farklı davranacak mı? Siz bundan sonra ona farklı davranacak mısınız? Karakterinizin dışın- da bir şey yaptığınız zaman, bu artık bundan sonra sizin karakteri- niz mi olacak? Uzun hafta sonu boyunca, telefonun çalmasını bekliyorsunuz ama çalmıyor. Evinizi temizlemeye başlıyorsunuz. Siliyorsunuz, ovuyorsunuz, siliyorsunuz, siliyorsunuz, süpürüyorsunuz, elektrik süpürgesiyle temizliyorsunuz, yıkıyorsunuz, bekliyorsunuz. Beş makine dolusu çamaşır yıkıyorsunuz. Zaten temiz olan şeyleri tek- rar yıkıyorsunuz. Sonra telefon çalıyor. Dekan Dorrington’un bürosu arıyor. Dekanın sekreteri sizi kovuyor. Ofisteki bilgisayarınıza el konuluyor, sesli postanız kapatılıyor, ana anahtarınız iptal ediliyor. Size hiçbir açıklama yapılmıyor, sıcak bir şekilde veda edilmiyor, tazminat paketi verilmiyor. Veda pastası yok, kart yok, bunun çok ayıp olduğunu söyleyen öğretmenler yok. Yafnızca eşyalarındı bir karton kutuya doldurup, gizlice eve dönüyorsunuz. 180Küçücük dairenizde bir şişe şarap açıyorsunuz, sonra bir tane daha açıyorsunuz, evdeki stokunuz bitinceye kadar açıyorsunuz. Şimdi gidip şarap almanız gerekiyor. Burada gerçekten çok güzel olan bir haber de, Savannah’da her yerde – hatta bakkallarda bile – şarap satılıyor olması. Savannah’ın kent merkezindeki tek market Kroger. Kroger yirmi dört saat açık ve kilometreler boyunca kliması olan tek yer burası. Kapının önünde tavuk kulübesi var ve içeride boydan boya içki dolu bir koridor bulunuyor. Arabalar sıcakta duruyor ve buharlaşı- yor. Ön kapıdan içeri girerken, üzerinde lekeli bir spor ceket bulu- nan zenci bir adam bağırmaya başlayarak tekrar tekrar, “Fahişe! Seni koca götlü fahişe\” diye bağırıyor ve bakkalın güvenlik görevli- leri gelinceye kadar susmuyor. Güvenlik görevlileri kendilerini polis sanıyor. Kasalarda sonu gelmeyen kuyruklar var, kliması olmayan yok- sul mahalledeki herkes, serinlemek için buraya geliyor. Başlarına tişört bağlamış adamlar, mandıra kısmında birbirlerine bağırıyorlar Çocuklar solmuş etleri yüzlerine bastırarak, kırık alışveriş arabala- rıyla koşuşturup duruyor. Kan ter içindeki anneler, hoşnutsuz bir ifadeyle, birbirleriyle komşuları, paraları ve erkekleri hakkında ko- nuşuyor. Dalgın bir şekilde, dizleri seviyesinde cirit atan çocuklara vurup, onların bağırarak florasan ışıkla aydınlatılmış koridorlarda koşuşmalarına yol açıyorlar. Yeşil plastik bir alışveriş sepeti alıyorsunuz ve dükkânın içinde dolanıyorsunuz. Bir pinos gris şarabı buluyorsunuz ve kasalara doğru ilerliyorsunuz. O anda, marketin çok sessiz olduğunu fark ediyorsunuz. Kadınlar artık konuşmuyor, kasiyerler hareket etme- den durmuş, dükkânın önüne bakıyor. Sadece bir bebek ağlıyor, başka hiç ses yok. O anda, başlarında yün bere olan iki adam gö- rüyorsunuz. İlk düşünceniz, bu havada kim yün bere giyer oluyor. Ama sonra tabancalarını görüyorsunuz. Siyah, donuk, sıradaki insanlara doğrultulmuş. Kasiyere bir şey söylüyorlar, bağırıyorlar ve Asonra mavi gömlekli, yaka kartlı bir adam koşarak içeri giriyor. Bir patlama oluyor. Maytap patlarmış gibi. Pat pat pat! Mavi gömlekli adam yere düşüyor. Sonra iradeniz dışında dönmeye başlıyorsu- nuz, sanki bir şey sizi sert bir şekilde itmiş gibi. Göğsünüzde bir sıcaklık var. Dizlerinizin...
Devamını Oku

ŞAHANE HATALARIM – 15-

ŞAHANE HATALARIM – 15- dağın terlemeye başladığını görüyorsunuz. Size bir içki daha hazır- lıyor. Savannah’ta böyle yapılıyor. Elinizde bir içki olması gerekiyor ya da neden olmadığını açıklamanız. Pirinç bir halkanın üstüne tünemiş büyük yeşil bir papağan var ve size kötü kötü bakıyor. Tam onun akıllıca doldurulmuş bir hay- van olduğunu düşünürken, berbat bir sesle MaCAW diye bağırıyor! Eileen, “Sus, Bay Biggles!” diyerek gülüyor. “Bay Biggles’e bakma sen. Kör ve aptal ama kocam onu çok seviyordu. Şey, yakında eski olacak kocam demeliyim, boşanıyoruz ve Bay Biggles, buradan istediği tek şeydi, bu nedenle bir tek onu vermedim. Doğru değil mi, Bay Biggles?” Kuşa bakıp öpücük sesleri çıkarıyor. “Kocam ona ithal Brezilya fıstığı veriyordu ama ben onu kedi mamasıyla besliyo- rum… Biraz daha cin alır mısın?” Evet, anlamında başınızı sallıyorsunuz, fakat dünyada bunu at- latmanıza yardımcı olmaya yetecek kadar içki olmadığını biliyorsu- nuz. Söyleyecek başka bir şey bulamıyorsunuz. “Kör mü?” “Glokom. Hiçbir şey görmüyor.” Cadaloz! diye bağırıyor kuş. “Söylediği şeye bak!” diyor Eileen. “Vay canına. Kocam ona seçme deyimler öğretti.” Bir yerlerden klasik müzik sesi gelmeye başlıyor ve bacaklarınızın arasında siyah, ipek gibi tüyleri olan bir kedi dolaşmaya başlıyor. Üç kadeh içki ve uzun bir sohbet sonra- sında, Eileen hâlâ size ne istediğini söylemedi. Bu bekleme sizi iyice geriyor. Resimlere ve salondaki antikalara bakıyorsunuz. Bu salonda, sizin bütün hayatınız boyunca kazandığınızdan daha çok para var. Eileen konuşuyor ve size, şehir merkezinde yaşayan an- nesini anlatıyor. Beyaz pislik! diye bağırıyor kuş. Beyaz pislik! Ve Eileen aniden viski dolu bardağını kuşa fırlatıyor, bardak arka du- vara çarpıp parçalanarak duvar kâğıdını ıslatıyor. Yeşil papağan çıldırıyor. Seni orospu seni\ diye haykırıyor, seni orospu sen/! Bu noktada Bay Biggles o kadar heyecanlanıyor ki, bir adım atı-yor ve yere düşüyor. “Lanet olası tüylü toz bezi!” diye bağırıyor Eileen. “Neden bir kere şu vantilatör kanatlarına uçmuyor ki?” Ayağa kalkıyorsunuz. Muhtemelen kuşa yardım etmek için ya da parçaları toplamak için ama hayır, aslında sadece uzaklaşmak istiyorsunuz ve Eileen sizi omzunuzdan yakalıyor. “Sakin ol,” diyor ve sizi dudaklarınızdan öpüyor. Başınız dönmeye başlıyor. Klasik müziği duyabiliyorsunuz, Bach veya Mozart ya da başka biri. Eli kalçanızda dolanıyor ve avucunu, bacaklarınızın arasına koyuyor. 0 sırada, telefon çalıyor ve ikiniz ayrılıyorsunuz. Eileen telefona gidiyor, bu arada telefonun sesi kuşun yeniden çılgınca hareketler yapmasına yol açıyor ve yalpala- yarak cam odaya gidip, kedi kâsesinden kedi maması yemeğe başlıyor. Eileen telefonu kapatınca, Bay Biggles’i kucağına alıyor. Kuş çılgınca kanat çırpmaya başlıyor. Eileen’e bağırıyor, Yüzünü paramparça edeceğim, Eileen! Yüzünü paramparça edeceğimi Eileen onu tekrar tüneğine götürüyor. “Dekan Dorington’un sana vermemi istediği bir iş var,” diyor. “Bir evim var, aslında, kocamındı ama kimin umurunda. Bu ev Sapelo’da. Oraya hiç gittin mi? Meridian sahilinin hemen açığında. Yedi mil açıkta. Çok güzel bir yer, görkemli bir ev, kapalı yüzme havuzu var ama birinin sürekli olarak orada kalmasını istiyorum. Şey, en azından bir süre. Boşanma sonuçlanıncaya kadar. Birisi- nin, kocamın gizlice oraya gidip, sigorta parası için yakmadığından emin olması gerekiyor. Bu sadece, ben...
Devamını Oku

ŞAHANE HATALARIM – 14-

ŞAHANE HATALARIM – 14- Rocky’e teşekkür ederim, çok teşekkür ederim, diyorsunuz. Ya- bancılar tehlikelidir Çekici genç erkekler kadınları mahveder. Yete- rince sorununuz yok mu? Eve yürürken dudaklarınızdaki tuzu yalı- yorsunuz. Onun tadını alabiliyorsunuz. Muhtemelen onu bir daha görmeyeceksiniz. Zaten çok genç, önü çok açık. Engelleri olan, sınırları olan erkeklere ihtiyacınız var. Hızlı bir şekilde Christopher Sokağı’nı geçiyorsunuz, soğuğa karşı yakanızı kapatıyorsunuz ve sokak lambasının suyuna yansıdığı siyah bir çamur göletinin üs- tünden dikkatle geçiyorsunuz. Bir el uzanıp ağzınızı kapatarak bas- tırıyor ve sizi dar sokağa çekiyor. Bu el ağır, kıllı ve tuvalet tabletleri gibi kokuyor. Ağır bir şeyle, sert bir şeyle başınıza vuruyor. (Soruşturmayı yapan memur rapo- runda, kafaya yapılan künt travmanın bir çekiçle yapıldığını belirte- cek; suç mahallini inceleyen memur çöplükte bir topuzlu çekiç bulacak.) İşin en saçma yanı, hiç tanımadığınız biri tarafından öldü- rülmek. Hiç tanışmadınız, hiç tartışmadınız. Hiç şikayet etmediniz. Sizi öldüren adam bir seks avcısı değil. Hapisten kaçmamış. Yal- nızca sağlık sigortası olmayan şizofren bir adam. İlacı yok, yardım görmüyor, elinde bir çekiçle geziyor. Adam sizi sığır gövdesi gibi doğruyor. Acı hissetmiyorsunuz. İlk keskin duygu, açık ve net, sıcak ve havuz gibi bir şeye dönüşüyor.Rahat. Sırt üstü ılık bir göle düşüyorsunuz. Orada yüzüyorsunuz, derinleşen pembe gökyüzünde resimleri seyrediyorsunuz. Komik resimler. Üniversitedeyken Alaska halkıyla ilgili olarak yazdığınız makale. Dokuz yaşındayken bulduğunuz ölü güvercin. VVaffle ya- pan erkek kardeşleriniz. Annenizin beyaz zambak gibi kokan elleri. Sonra pembe gökyüzü derin bir iç çekip, kırmızıya dönüşüyor ve siz, ılık gölün içinde rahatlıyorsunuz. Orada da görülecek birçok şey var.Dekanla ilgili öğrendiğiniz her şeyi, el yazınızla yazdığınız uzun bir mektupla idareye anlatıyorsunuz. Öne çıkmanın neden bu ka- dar zor olduğunu aynı zamanda son derece gerekli olduğunu açık- lıyorsunuz. Doğrunun savunucusu olarak her eğitim kurumunun kendisini daha yüksek standartlara hazırlaması gerektiğinden, onlara her şeyi – dekanın içki içmesini, uyuşturucularını, zimmetine para geçirdiğini – anlatıyorsunuz. Bunu yapmak hiç hoşunuza git- miyor ama yapılması gerekiyor. Bir hafta sonra kovuluyorsunuz. İnsan kaynakları müdürü sizi ofisine çağırıyor. “İşimin bu kısmı hiçbir zaman kolay olmadı,” di- yor, “Hiçbir zaman.” Ofisteki bilgisayarınıza el konuluyor, sesli pos- tanız kapatılıyor, ana anahtarınız iptal ediliyor. Size hiçbir açıklama yapılmıyor, veda edilmiyor, tazminat paketi verilmiyor. Yalnızca eşyalarınızı bir karton kutuya doldurup, gizlice eve dönüyorsunuz. Küçücük dairenizde bir şişe şarap açıyorsunuz (sonra bir tane daha, sonra bir tane daha). Artık zamandan bol bir şeyiniz yok. Şimdi, oturup düşünme zamanı. (Dairenizdeki tezgâhlar ne zaman bu kadar kirlendi? Perdeleriniz ne zaman bu kadar tozlandı?) Aylar birbirini kovalıyor ve para tükeniyor. İş bulmanız gerekiyor. Öğret- menlik söz konusu değil; Mason-Dixon hattında hiçbir okul sizi işe almaz.Sonra son derece tuhaf bir telefon alıyorsunuz. Gırtlaktan gelen bir kadın sesi, “Ben Eileen Ashton,” diyor. Eileen, kentin ünlü orto- pedi cerrahının havalı eski-karısı. Abartılı partileri ve büyük bağışla- rı ile tanınıyor. Bir keresinde, Çocukların Kanser Fonu için bağış toplamak amacıyla bir “cenaze ziyafeti” düzenlemişti (hiç kimse aradaki bağlantıyı anlamadı ama sorgulayamadı). Burada yüksek gelirli konukları baştan aşağıya simsiyah giyinmiş ve siyah...
Devamını Oku

ŞAHANE HATALARIM – 13-

ŞAHANE HATALARIM – 13- Bir kumar oynayıp Rocky ile eve gidiyorsunuz. Bir taksi durduru- yor ve ikiniz de arkaya biniyorsunuz; bu noktada, şehrin kırk dakika dışında Brighton Beach’ie oturduğunu söylüyor. Brighton Beach mi? Hemen aklınıza bütün sapıklar, katiller, tecavüzcüler ve gasp- çılar geliyor. Seri katiller. Karın Deşen Jack, Boston Canisi, Cleveland Gövde Canavarı. Burada bir dereceye kadar pazarlama var; akılda kalıcı isimleri olan katiller. Neden daha çok kadın seri katil olmadığını merak ediyorsunuz; olsaydı, adları ne olurdu? İnti- kam Sanatçısı, X-Kromozomu Katili, Hollywood Hadımcısı, Kırpıcı Jane, Kötü Eş Betty, Sapık Lizzie. Hayır, Lizzie’yi başka yerde kulla- nacaksınız. Lizzie Borden bir balta aldı Annesine kırk kere sapladı Ne yaptığını görünce Babasına vurdu kırk bir kere… Rocky’e şöyle bir bakıyorsunuz ve ölümünüzün hâsılat rekoru kıracağını anlıyorsunuz. Yapım aşamasında olan özel okul-sonrası program. Kollarınız parçalara ayrılmış, ayakkabılarınız kaybolmuş ve kafanız kızartma tenceresinin içinde. Hayır, bu delilik. Rocfcyyalnızca şehir dışında yaşayan iyi biri. Taksi yaşadığı apartmanın önünde duruyor ve Rocky sizi yukarı çıkarıyor. Tamam. Şimdi yine, sizi öldüreceğini düşünüyorsunuz. “Bir içki ister misin?” diye soruyor Rocky kibarca, asansör ol- mayan binanın üçüncü katındaki dairesinin kapısını açarken. Dai- resi büyük, temiz ve sıcak. Kahve ve limon gibi kokuyor. Salonda büyük bir beyaz kanepe ve ahşap panelli bir televizyon var. Pence- renin içinde, gelinliğe benzeyen süslü dantel perdelerin altında, kocaman bir erkek kedi uyuyor. Rocky’nin size saldırmasını bekliyorsunuz ama saldırmıyor. Ayakkabılarını çıkarıyor, ellerini yıkıyor, içki hazırlıyor, bir deste oyun kâğıdı alıyor ve remi oynamak isteyip istemediğinizi soruyor. Sabahın dördüne kadar kâğıt oynuyorsunuz ve kanepenin üstünde uyuyakalıyorsunuz. Sabah olunca Rocky size bir fincan kahve uzatıyor ve kendin- den bahsediyor. Rusya’da, adını telaffuz edemediğiniz bir köyde büyümüş. Annesiyle babası hâlâ orada yaşıyor. Rocky Amerika’ya kargo mavnasıyla gelmiş. Birkaç Hyundai’nin bulunduğu konteynerde saklanabilmek için para ödemiş. Orada kendisiyle birlikte kilitli kalan bir kedi bulduğunu söylüyor. “Aptal kedi,” diyor. “Dokuzuncu canını kullanıyor olmalıydı.” İrkiliyorsunuz. İşte bu noktada Rocky size kediyi yemek veya hayatta kalmak için kediyi öldürmek zorunda kaldığını anlatacak. “Peki, kediye ne oldu?” diye soruyorsunuz ama aslında korkunç yanıtı duymak istemiyorsunuz. Rocky, pencerenin içinde horlayan turuncu kediyi gösteriyor. “Oskar,” diyor Rocky. “Onu hayatta tutabilmek için yolculuk boyun- ca besledim ve hâlâ domuz gibi yemek yiyor. O kediyi beslemek için ikinci bir iş bulmam gerekiyor. Şaka yapmıyorum.” Ondan sonra, hemen her gece Rocky’nin evinde kalıyorsunuz. Oldukça iyi bir aşçı olduğu ortaya çıkıyor ve epey şefkatli ve tatlıolabildiği anlaşılıyor. Fakat ailesinden bahsetmekten hoşlanmıyor. Gerçek adını hiç sormuyorsunuz; Rocky olmadığını varsayıyorsu- nuz. Size hiç söylemiyor. Diğer bütün sırlar gibi, bu da bir gizem. Hayat devam ediyor ve Rocky’yle çıkmaya devam ediyorsunuz. İş- ler yolunda gidiyor – seks olağanüstü – fakat Rocky devamlı olarak beş parasız. Her şeyin parasını siz ödemek zorunda kalıyorsunuz ve bu durum doğal olarak sizi olumsuz yönde etkiliyor. Dahası o kadar uzakta oturuyor ki, resim yapacak zaman bulamıyorsunuz çünkü hep o lanet olası trendesiniz. Yine de, ona ne zaman baksanız, ayak parmaklarınız ürperiyor. Birde yeni ayakkabı alabilseniz. Sonra bir...
Devamını Oku

ŞAHANE HATALARIM – 7-

ŞAHANE HATALARIM – 7- 31. Bölümden… Tabii, dostum, geleceğim dostum, diyorsunuz ve soğansız sosisti sandviçinizi yemeğe devam ediyorsunuz. Onun kartvizitini çöpe atıyorsunuz. Madrabaz, yalancı, beceriksiz. Otele yolu uzatarak dönüyorsunuz, sosisli sandviç yumruk gibi midenize oturmuş durumda, başınız ağrımaya başladı ve ayaklarınız ağrıyor. Bir de bu kadar yalnız olmasaydınız… Otele döndüğünüz zaman canınız sıkılıyor. Koridordan elektrik süpürgesinin gürültüsü geliyor ve kapıyı açtığınızda, kare çeneli, genç ve yakışıklı bir temizlik görevlisinin size baktığını görüyorsunuz. Sakız çiğniyor. Patlatıyor. Bakıyor. Elinizi kalçanıza koyuyorsunuz. “Çok gürültü yapıyorsun,” diyorsunuz. -Yani?” “Yani, uyumaya çalışıyorum.” “Özür dilerim, prenses.” Görevli, elektrik süpürgesini prizden çıkarıyor ve kordonunu yere bırakıyor. Doğrulup yavaş yavaş size doğru yürüyor. Siz onun adımlarını sayıyorsunuz. Bir. İki. Üç. Dört. Yüzünde kartala benzeyen bir sertlik var; parlak, sanki tıraş olduktan sonra aceleyle benzinle cilalamış gibi. Size yaklaştığı zaman, onun kokusunu alabiliyorsunuz. Kolonya, ter ve bir şey daha: Feromonlar. Dizleriniz tit- 154 remeye başlıyor ve ıslaklık hissediyorsunuz (istemediğiniz bir erkeği arzulamak sizi hep kızdırıyor). “insanlan her zaman sinirlendirir misin?” diye soruyorsunuz ona. “Bunu iyi beceriyorsun.” Odanıza yöneliyorsunuz, peşinizden geliyor. Bronz-renkli yaka kimliğinde “Mando” yazıyor. Sizi televizyon sehpasına dayıyor. Ahşap kaplama bir masa. Tek kelime etmeden ona bakıyorsunuz ve Mando eteğinizi kaldırıyor. Siz ayakkabılarınızı çıkarırken, külotunuzu indiriyor. Televizyon açık, haberler var. Vadide bir yerlerde, küçük bir kız kaçırılmış. Bu ay ikinci kız ama Mando dikkat etmiyor. Ayak bileklerinizi tutuyor ve yüzünün iki tarafına yerleştiriyor. 0 homurdanırken, siz pedikürünüzü inceliyorsunuz. Fena değil. Hiç fena değil. Sonrasında birkaç çürük, kırmızı şiş dudaklar ve sol tarafınızda, masanın köşesine çarptığınız için acıyan bir bölge. Bütün bunlar olurken bir şekilde bileklerinde kalan pantolonunu çekiyor. Dışarısı karanlık ve televizyonda şimdi hava durumu var, mavi ışık odayı akvaryum gibi aydınlatıyor. Bundan sonra hep güneşli olacağını söylüyor. Çok güzel olacağını söylüyor. Altı hafta sonra hâlâ Los Angeles’tesiniz, bir pizzacıda çalışıyorsunuz ve saat 15.00’da uyuyakalmaya başlıyorsunuz. Sucuk kokusuna dayanamıyorsunuz. Yirmi sekiz dolarlık bir test (kimin yirmi sekiz doları var?) sonucunda, hamile olduğunuzu öğreniyorsunuz. (Biraz kilo almanızın, göbek deliğinizin altındaki hafrf şişkinliğin, bütün o bedava pizzalardan olduğunu sanıyordunuz.) Mando’yu bir daha görmediniz. Onu bulmak için otele gidiyorsunuz, fakat haftalar önce işten ayrılmış. Arkadaşlarınıza hiç ulaşamadınız ve anne babanıza söylemeye niyetiniz yok. Sizi öldürürler. (Babanızın “Sekiz dakikalık ateş karşılığında on sekiz yıllık gönül yarası mı istiyorsun? işin özü bu,” diye gürlediğini duyar gibisiniz.) Sorun şu ki, hamileliğinizi halletmeye yetecek paranız yok ve sağlık sigortanız da yok. Şehirdeki belediye otobüslerinden birinin A er- üstündeki posterden Katolik Evlat Edinme Ajansı’nın telefonunu alıyorsunuz ve danışmanlardan biriyle görüşüyorsunuz. Kırmızı yüzünün etrafında beyaz pamuk helva renginde saçları olan aşırı kilolu bir kadın ve boynundaki gerçek ahşap haç, Katolik Hayır Kurumu’nun size yardımcı olabileceğini gösteriyor. Sizin durumunuzu inceledikten sonra, evlatlık verme işleminde size yardımcı olabileceklerini veya bebeğinizin bakımında size maddi destek verebileceklerini söylüyor. Bebeği doğuracaksanız, 103. Bölüme gidiniz (sayfa 289) Bebeği evlatlık verecekseniz, 104. Bölüme gidiniz (sayfa 293)
Devamını Oku

ŞAHANE HATALARIM – 6-

ŞAHANE HATALARIM – 5- yaratıklar. Gerçi bazen, bazen büyük çaplı reformlar sıradan günlerde oluşuyor. Kişi şansını deniyor. Cesaretini topluyor. Umutsuzluğa kapılıp, “yeter,” diyor ve daha önce hiç girmediği bir yola giriyor. Değişme olasılığınız çok fazla değil ama olabilir de. Hep beraber göreceğiz. 1. Bölüme gidiniz (sayfa 7) 31. Bölümden… Arthur’a bir şans vermeye karar veriyorsunuz. Ertesi gün öğle saatlerinde paslanmaya başlayan arabanızla Hollyvvood tepesinde, beyaz mermer sütunlu ve bahçesinde Karayip mavisi fıskiye bulunan büyük modern bir Yunan-Neolitik-Roma tarzı eve geliyorsunuz. Gösterişli bir çöplük. Uyuşturucu satıcısı mı? Porno kralı mı? Bir gecelik ilişki arayan evli bir milyoner mi? Ağırlığınızı bir ayağınızdan diğerine değiştirerek kapıyı çalıyorsunuz. (Çantanızı arabada bıraktınız ama cep telefonunuzu sıkı sıkı tutuyorsunuz. Bu garip adam size saldırsa arayacak kimseniz olduğundan değil. Lanet olası arkadaşlarınız sizi hiçbir zaman geri aramadı.) Kapı hışımla açılıyor ve karşınızda Arthur Shulman duruyor. Yüzünde büyük bir gülümseme, elinde de çilekli smoothie var. “Kıçımıza detoks yapıyoruz!” diyor. “Üç gün boyunca sadece meyve.” “Artık sosisli sandviç yok mu?” diye sorarken, bir yandan da etrafta, elinde video kamerası veya iğneyle eroin olan birisi olup olmadığına bakıyorsunuz. “Ah,” diyor. “O sadece keşifti. İşin gerektirdiği bir şeydi. Belirli türde birini bulmaya çalışıyorsan, belirli yerlere gitmen gerekebilir.” Üç yaşlı sosis köpeği Arthur’un ayaklarının dibinde şımarıklık yapıyor, onları yavaşça ayağıyla itiyor. “Louise, Bessie, Zasu, lüt-fen!” İçeri giriyorsunuz. Müzik çalıyor ve avluya açılan kapılar açık. Buradan içeriye okyanustan ılık bir esinti giriyor. Size ikram edilen hiçbir şeyi içmeyeceğiniz konusunda verdiğiniz sözü unutuyorsunuz (alkollü veya uyuşturuculu olabilir) ve içinde bir dilim limon yüzen bir bardak taze sıkılmış portakal suyunu kabul ediyorsunuz. Dışarıda, beyaz mermer havuzun karşı tarafında bir grup insan meyve suyu içiyor ve gülüyor. Tanışmanın ardından oturuyorsunuz, güneşin sıcaklığı sırtınıza vuruyor, mermerin soğukluğu ayaklarınız serinletiyor. Yaklaşık bir saat sonra, Arthur ayağa kalkıyor ve bir süre yanınızdan ayrılıyor. Sonra geri geliyor ve size çok güzel olduğunuzu söylüyor. “Deneme çekimi bitti!” diyor. Anlaşılan bütün konuşmaları gizli kameralarla ve mikrofonlarla kaydetmişler. (Duvardaki lambalarda iki lens, masanın üstündeki güngüzeli çiçeklerinin arasına gizlice yerleştirilmiş ince bir mikrofon.) “Dikkat çekmeden deneme yapmanın daha doğru olduğuna inanıyoruz,” diye açıklıyor Arthur. “İnsanlar filme alındıklarını bildikleri zaman çok gergin oluyor. Yalnızca heyecan faktörünü ortadan kaldırıyoruz.” Masanın etrafındaki herkes gülüyor ve başını sallıyor. “Bunlar Pink (Pembe) adında yeni bir filmin yapımcıları,” diyor Arthur, “Ben de oyuncu yönetmeniyim… Profesyonel genç kız avcısıyım.” Başını bir tarafa yatırıp, “Var mısın?” diye soruyor. Dört gün sonra cep telefonunuz çalıyor ve arayan Arthur. Hepsinin size bayıldığını, sizin göz kamaştırıcı, doğal ve harika olduğunuzu düşündüklerini ve Pink filminin başrolünü size teklif etmek istediklerini söylüyor. Film, evden kaçan ve Santa Monica’daki tahta kaldırımda yaşayan, fakat sonra bir yetenek avcısı tarafından keşfedilip meşhur olan sorunlu bir kızın hikâyesini anlatıyor. “Çıplaklık var mı?” “Tabii,” diye bağırıyor Arthur. “Bol miktarda.” Şimdi sizi öldürmedi ama bu daha sonra öldürmeyeceği ya da sizi köle olarak satmayacağı veya cinayet filminde kurban rolünü vermeyeceği anlamına gelmiyor. Hımmmm. Filmi yapmayı kabul edecekseniz, 101. Bölüme gidiniz (sayfa 280) Filmi...
Devamını Oku

ŞAHANE HATALARIM – 5-

ŞAHANE HATALARIM – 5- Alouette’ye o kadar uzağa gidemeyeceğinizi, alınması gereken vizeler ve olunması gereken aşılar olduğunu, ayrıca tuhaf olacağını açıklıyorsunuz. (Bu düşüncenin aklınıza gelmesinden hiç hoşlanmıyorsunuz ama görünmez bir ışık “köle ticareti” diye yanıp sönüyor.) Onunla anlaşmazlığa düşüyorsunuz, sonra tartışmaya başlıyorsunuz ve sonunda da bütün kuvvetinizle kavga ediyorsunuz. Birbirinize bir şeyler söylüyorsunuz ve Alouette size defolup gitmenizi söylüyor. Mutfaktaki sandalyeleri devirmeye ve fincanları duvara fırlatmaya başlıyor. Aceleyle gidip eşyalarınızı sırt çantanıza dolduruyorsunuz ve koşarak evden çıkıyorsunuz. Kapı arkanızdan sert bir şekilde kapanıyor ve işte sokaktasınız. Alouette’nin sizi hiçbir zaman affetmeyeceğini biliyorsunuz. Görüşleri siyah ve beyaz kadar kesin. Dışarıda kaldıysanız, artık dışarıdasınızdır. Yıllardan beri bu şekilde ayakta kaldı, hiçbir zaman geriye bakmadı. Bir kez daha yollara düştünüz. Paranız var, zamanınız var, istediğiniz yere gidebilirsiniz. İrlanda’ya yakınsınız. İrlanda hoş bir ülkeye benziyor, yeşil kayalıklar ve gri gökyüzü harmonisi var ve İngilizce konuşuyorlar. Ya da rotanızı tamamen değiştirip Yunanistan’a gidebilirsiniz. Santorini’de güneşin batışının dünyadaki en güzel güneş batışı olduğunu duymuştunuz. Santorini’ye gidecekseniz, 92. Bölüme gidiniz (sayfa 251) İrlanda’ya gidecekseniz, 100. Bölüme gidiniz (sayfa 278) Ölüyorsunuz. Cennete gidiyorsunuz. Burası yanıtlarla dolu ışıl ışıl bir kütüphane. Deri kaplı baskıların dizildiği yüksek duvarlar sizi bekliyor ve gece-gündüz çalışan kahya size düzenli olarak küçük porselen fincanlarda kshve ve krema getiriyor. Sonsuz yaşamınızı bazı çocukların neden kanserle doğduğunu, Mayalıların nereye gittiğini bulmaya çalışarak geçiriyorsunuz. Hepsi karşınızda, sayısız kitabın içinde. Bütün yanıtlar burada. Uyandığınızda bitkisel hayatta olduğunuzu görüyorsunuz. Vücudunuzdaki her delikten tüpler ve kablolar girip çıkıyor. Makineler olmaksızın konuşamıyorsunuz, nefes ŞAHANE HATALARIM – 5-alamıyorsunuz, idrarınızı veya dışkınızı yapamıyorsunuz. Hareket edemiyorsunuz ama bilinciniz tamamen yerinde. Aileniz etrafınıza toplanmış ve ağlıyor. Onlarla hiçbir şekilde iletişim kuramıyorsunuz. Duyma yeteneğinizi kaybetmişsiniz. Artık ağaçların arasından rüzgârın sesini, senfonileri duyamayacaksınız. Boğazınızdaki tüp aracılığıyla besleniyorsunuz ve içiniz genişleyen ve boşalan bir mağaraya, kuşların yuva yapabileceği bir kovuğa benziyor. Bu şekilde beş yıl, otuz altı gün ve on iki saat yaşıyorsunuz, sonra kalbinize giden bir pıhtı yüzünden ölüyorsunuz. Buna memnun oluyorsunuz. Öyle yaşamak çok saçmaydı. Ölümün tıpkı uzun bir uyku olduğunu anlıyorsunuz ve uyandığınız zaman, yeni baştan başlıyorsunuz. Tamamen aynı hayat, aynı aile, aynı beden; sadece belleğiniz bir önceki seferden ve o zaman aldığınız kararlardan tamamen arınmış. Şimdi melekler sizin üzerinize bahis oynuyor, bu kez farklı bir şeyler yapıp yapmayacağınız konusunda iddialaşıyorlar. Büyük olasılıkla her defasında aynı hataları tekrar yapacaksınız çünkü esasında insanlar değişiklikten nefret eden küçük duygusal
Devamını Oku

ŞAHANE HATALARIM 4-

Antalya Grup Yapan Escort
ŞAHANE HATALARIM 4- beni süzdü. Aldatmadığından emin olunca ra- hatladı: -Ya… Demek öyle. Ama bu sözlerin neler ifade ettiğini anlatmak, sayfalarca yazıyı gerektirir. Genç kadın, kocasına şunu demek istiyordu: “Nasıl? Bu delikanlıyla herşeyi mi anlat- tın? Sırrımızı ele mi verdin?” Kadının tavrını ben böyle anlamlandırıyor- dum. Komşum da benim gibi anlamlandırmış ol- malı ki, şöyle dedi: -Evet. Bunda bir kötülük yok. Adalete tes- lim ettiğim haydutların öç almasından kork- sam bile namuslu insanlardan korkacak ne var? Benim saklandığımı, mesleğimden utandığımı sanmıyorsun ya? Karısı: -Yanlış anlama. Dedi. Bay Mechinet onu işitmiyordu. Kafasından bir şeyler geçtiği belliydi. Sonra konuştu: -Elbette… Tuhaf fikirlerin var, hanım. Ben uygarlığın meçhul bir bekçisiyim. Rahatlığım pahasına ve hayatımı tehlikeye atarak toplu- mun güvenliğini sağlıyorum. Bundan utana- cak mıydım? Gülünç olur bu. Polis teşkilatı- nın ayrı bir bölümü olan bizlere karşı geç- mişten gelen ön yargılar var, diyebilirsin. Umurumda değil bu. Evet, bize tepeden ba-kan yetenekli bayların var olduğunu biliyo- rum. Ama ben ve meslektaşlarım yarın bir grev yaparsak ve aman vermediğimiz haydut sürüsüne sokakları serbest bırakırsak, onla- rın suratlarının ne hale geleceğini görmek is- terdim. Karısı, böyle çıkışlara alışkındı hiç konuşma- dı; iyi de etti. Çünkü komşum itirazla karşılaş- mayınca büyülenmiş gibi yatıştı şöyle dedi ona: -Ama konuyu değiştirelim. Şimdi çok önemli bir konu var. Yemek yemedik açlıkta- n ölüyoruz, bize yiyecek bir şeyler verir mi- sin? Bu akşamki hali, kadının çoğunlukla itirazsız kabul ettiği hallerden olmalıydı; tatlı bir gülüm- semeyle: – Beylerin yemekleri şimdi hazır olur. Masaya oturduk, nefis birer biftek kondu önü- müze. Bayan Mechinet, biz yerken kadehlerimi- zi nefis bir şarapla dolduruyordu. Ben, bu sakin arkadaşımı gizlice seyreder- ken, bu rahat evin ona ait olduğunu, bu ufak te- fek ve güzel kadının kocası olduğunu düşünü- yordum ve kendi kendime soruyordum, akıl al- maz maceraların kahramanı, usta hafiye bu adam mı diye. Karnımızı güzelce doyurduk. Yemekten son- ra Mechinet, karısına günün olaylarını anlattı, A-7.x«..o., w..um yanma oıurmuş, DuyuK bir dik- katle dinliyor, anlayamadığı zaman soruyordu. Arkadaşım sözünü bitirince, karısı şöyle dedi ona; –    Büyük bir yanlış yaptın. Düzeltilmeyecek bir yanlış. Kocası sordu: –    Nasıl yani? –    Müdüriyete gitmene gerek yoktu. –    Ama… Monistrol.. –    Evet, onu sorguya çekmek istiyordun. Ama ne işine yaradı? –    Çok işime yaradı. –    Yaramadı. Hemen “Vivienne Caddesi’ne, karısına gitmen gerekirdi. Onu, kocasının tu- tuklanması dolayısıyla kapıldığı heycanlı hal içinde yakalardın. Eğer şüphe edildiği gibi suçluysa ona biraz ustalıkla herşeyi itiraf et- tirirdin. Bu sözler üzerine ben yerimden sıçradım: –    Evet. Sonra, karalı bir tavıla devam etti: –    Bundan hiç kuşkum yok. Biliyor musu- nuz, şuna eminim ki cinayeti kadın planladı. Erkeklerin işlediği yirmi cinayetten onbeşi kadınlar tarafından planmış ve telkin edil- miştir. Bay Mechinet’ye sorun. Kapıcı kadı-nın tanıklığı sizi aydınlatmalıydı. Kim bu ba- yan Monistrol? Çok güzel bir kadın. Söylene- dildiğine göre, ihtiraslı bir kadın, kocasını parmağında oynatıyor. Ama ne halde? Para- sızlıktan kıvranıyor, ihtiyardan yüzbin frank istiyor. İhtiyar bu parayı vermeyerek onun umutlarını söndürüyor. Sizce kadın, öldüre- siye nefret...
Devamını Oku

Şahane hatalarım -3-

Şahane hatalarım -3- yorsunuz ve bütün mezuniyet çeklerinizi bozduruyorsunuz. Büyük bir sırt çantası ve yatak tulumu alıyorsunuz. Harita, çakı, seyahat rehberleri, tren tarifeleri, mide ilacı, ishal ve bulantı ilaçları ve aspi- rin stokluyorsunuz. Duvarlara raptiyelediğiniz büyük haritalara bakıyorsunuz ve gitmek istediğiniz şehirleri işaretliyorsunuz. İtalya’ya ya da İngilte- re’ye gitmek istemiştiniz hep. İngiltere’ye muhteşem mimarisi, krallık tarihi ve punk-rock görünümü için, İtalya’ya muhteşem ye- mekleri, Rönesans resimleri, çılgın ve seksi ayakkabılar nedeniyle. Her iki rota da muhteşem, ne yazık ki ancak birini seçebilirsiniz. İtalya’ya gitmeye karar verirseniz, 12. Bölüme gidiniz (sayfa 29) İngiltere’ye gitmeye karar verirseniz, 13. Bölüme gidiniz (sayfa 32)Riskli bir eserle yarışmaya katıldınız. St. Louis Kemeri’ni can- landırmak amacıyla, arkadaşlarınızın cinsel organlarından döküm yaptığınız eserinize kaynak olarak da bir dizi bronzlaştırılmış vajina kullandınız. Parçaları yapmak için, modeller katlanan metal bir iskemleye oturdu, bacaklarını açıp, ayaklarını birer kovaya dayadı. Sonra bacaklarının arasına alçı, hem de buz gibi alçı sürüldü ve yirmi dakika süreyle alçının kurumasını beklediler. Sizin eseriniz o kadar fazla incelenmiyor ve bunun asıl nedeni Thaddeus’un eserinin bütün dikkatleri üzerine toplaması: Büyük bir plastik kemanın içine televizyon monitörü gömülmüş ve monitörde ikinizin sevişme görüntüleri döndürülüyor. İnsanlar karlı yeşil moni- törün etrafına toplanmış, plastik bardaklardan ucuz şarap yudum- layarak fısıldaşıyor. Videodaki olayların birçoğunu unutmuşsunuz; kameranın, birçok sevimsiz açıyı almak için durması gereken yerde olduğunu da kesinlikle hatırlamıyorsunuz. Gösteriden sonra fısıldaşmaların dineceğini ve üzerinize çevrili bakışların başka yöne döneceğini sanıyordunuz ama ilgi hâlâ sizin üzerinizde. Video hızla okula yayılıyor ve kısa sürede neredeyse bütün öğ- renciler kopyasını almış gibi görünüyor. Hatta özet görüntülerin bulunduğu bir web sitesi olduğu söylentileri var. 0 halde yeni rolü- nüz bu: Siz, Güzel Sanatlar Fakültesi Fahişesi oldunuz. İşin kötüsü,kaygılanan bir akran’ tarafından, videonun bir kopyası, ‘bilmeleri gerektiği’ düşüncesiyle, postayla ailenize gönderildi. Artık bütün gözler sizin üzerinizde. Utanıyorsunuz ve kendinizi küçük düşürül- müş hissediyorsunuz. Ebeveynleriniz dehşet içinde ve hasar bü- yümeden okulu bırakmanızda ve farklı bir yerde her şeye yeniden başlamanızda ısrar ediyorlar. Okulu bırakacaksanız, 16. Bölüme gidiniz (sayfa 40) Okulu bırakmayacaksanız, 17. Bölüme gidiniz (sayfa 43)
Devamını Oku

Şahane hatalarım -2-

Şahane hatalarım -2- Fen bilimlerinde okuyorsunuz ve hayatın bu derece sıkıcı, nere- deyse kendi gözünüzü çıkarmak isteyecek kadar sıkıcı olduğunu bilmiyordunuz. Gününüz sabahın beşinde başlıyor ve ertesi sabah bir civarında sona eriyor. Bütün o saatler boyunca ne yapıyorsu- nuz? Ezberlemeyle vakit geçiriyorsunuz. Ezberleme tanrınız olmuş. Binlerce kuru ve ufalanan metni – sonsuz miktarda ekmek kabu- ğunu susuz yemeye zorlanıyormuşsunuz gibi – yutmanız gerekiyor. Anlamsız kelimeler, bıktırıcı tablolar, bezdiren teoremler. Sizin düşüncelerinize yer yok. Haftalardır erkek arkadaşınızla sevişme- diniz. 0 devamlı olarak kanepede oturuyor ve size sızlanan bir şalgam gibi görününceye kadar şikâyet ediyor. Zaman bulanıklaşıyor. Uzakta dağ beliriyor. Her test, sizin dü- şüp ayağınızı burkmanızı bekleyen kaygan bir yarık, her final sizi bahardan önce öldürmeye çalışan dondurucu bir fırtına gibi. Günler haftalara, haftalar aylara dönüşüyor. Erkek arkadaşınıza neredey- se hiç ilgi göstermiyorsunuz ve onu pek de sık düşünmüyorsunuz. Ancak bir gün eve erken gelip elini Sharon adlı, daha bir hafta önce aspirin istediğiniz tombul bir kızın bluzunun içinde yakalıyorsunuz. Erkek arkadaşınızı kovuyorsunuz ve bütün eşyalarını üçüncü kat penceresinden aşağı atıyorsunuz. Daireyi darmadağın ediyor- sunuz. Branşınızdan nefret ediyorsunuz, erkek arkadaşınızdannefret ediyorsunuz, hayatınızdan nefret ediyorsunuz. Bu hayat değil. Bu mutluluk değil. Bölümünüzden ayrılmak ve gidip gerçek- ten önemli bir şey yapmak istiyorsunuz. Gerçekten önem verdiğiniz bir şey. Sizi mutlu edecek bir şey yapmak için geç kalmadınız. Di- ğer yandan, ürkütücü derecede doğru bir deyiş var Emek olmadan yemek olmaz. Fen biliminde okuyan hiç kimsenin hayatı kolay ol- maz. Değil mi? Fen bilimlerinde kalacaksanız, 10. Bölüme gidiniz (sayfa 25) Fen bilimlerinden ayrılacaksanız, 11. Bölüme gidiniz (sayfa 27)Okulu boş verin, biraz önce okuldan ayrıldınız. Hayat okulu var- ken, neden ders çalışasınız ki? Eğitiminiz Avrupa’nın tren istasyon- larında, müzelerinde, kafelerinde ve kulüplerinde geçecek. (Yatak- larından bahsetmiyorum bile. Orada da epeyce eğitim almayı umut ediyorsunuz.) Haklı olarak, beklentileriniz çok yüksek. Entrika, ma- cera, romantizm ve güzel fotoğraflar olmasını bekliyorsunuz. Tiyat- ro, müzik ve leziz şaraplar olmasını bekliyorsunuz. Kültür bekliyor- sunuz. Amerikan kültüründen nefret ediyorsunuz; çok büyük ve ayak- larını güm güm yere vuruyor. Gülmekten ölünceye kadar neşelen- meye yarayan ilaçlara ya da mega boyutlarda adamların tutuştuğu Amerikan güreşine benziyor. Wal-Mart, Sam’s Club ve McDonald’s’dan oluşuyor. Kartonpiyer toplumlardan ve Disney on Ice! gösterisinden oluşuyor. Bakire pop starlar ve Pepsi’den oluşu- yor. Yardım kurumlan bile bozulmuş. Greenpeace veya PETA ile didişirseniz Tanrı yardımcınız olsun. Avrupa daha iyi olmalı, ne de olsa Amerikalılardan nefret ediyorlar. Anneniz ve babanız kaygılanıyor. Avrupa’nın tehlikeli olduğunu düşünüyorlar. Avrupa’nın pahalı olduğuna, koktuğuna ve insanların doğru dürüst yıkanmadığına inanıyorlar. Neyse. Bu saatten sonra hayatınızı yönlendirmelerine izin vermeyeceksiniz. Arabanızı satı-
Devamını Oku