Home » Posts taggedAlanya bayan ilanlari

ŞAHANE HATALARIM – 12-

ŞAHANE HATALARIM – 12- 33. Bölümden.., Luis’i seçiyorsunuz. San Diego’ya bir bilet ayırtıyorsunuz ve oraya ulaştığınız anda onu görüyorsunuz. Resmindeki kadar yakışıklı. (Rahatlıyorsunuz, çünkü şişkoların, guatrlıların ve doğum lekesi olan insanların, hiç de ideal erkek değillerken, kapıdan dans ederek girip Evet, biz Hayalinizdeki Erkek 777’yiz, dediklerine ilişkin bütün o hikâyeleri duymuştunuz.) Gerginsiniz ve ateş basıyor. Sizin hakkınızda ne düşündüğünü merak ediyorsunuz. Çantalarınızı taşıyor. Büyük, kaslı, damarlı elleri var ve ona baktıkça, daha da yakışıklı olduğunu görüyorsunuz. Sizi deniz kenarında bir bara götürüyor. Orada balık tako ve bira ısmarlıyorsunuz. İkiniz de gerginsiniz. Sizden hoşlanıp hoşlanmadığını anlayamıyorsunuz. Bir bira daha ısmarlıyorsunuz, sonra bir tane daha, bir tane daha… Saat yalnızca öğleden sonra iki ve siz bir anda sarhoş oluyorsunuz. Yürüyüşe çıkmaya karar veriyorsunuz. Rıhtımda insanlar balık tutuyor. Adamın biri yavru köpekbalığı yakalamış; balık beton güvertede, düzgün beyaz göbeği ters dönmüş şekilde, nefes nefese yatıyor. Onun için üzülüyorsunuz. İçinizden yavru köpekbalığını kucağınıza almak, göğsünüze sıkıca sarmak ve kaçmak geçiyor. Luis, otuz dakika uzaklıktaki Oceanside’de bir evde bir oda kiralıyor. Ev, aynı şekildeki gül renkli sıvaları olan evlerin bulunduğu bir sitede, kendisi de Okyanus Evleri ve Okaliptüs Duvarları ve Hanımeli Sarmaşıkları gibi isimleri olan birçok sitenin arasında bir yerde. Sizi evinde üst kata çıkarıyor ve bavulunuzu dikkatle onun yatağının üstüne koyuyorsunuz. Bavulunuzun fermuarıyla oynuyorsunuz ve Luis size gülüyor. Alt dudağınıza dokunuyor ve ikiniz, birlikte bavulun üstüne devriliyorsunuz. Sonrasında, hâlâ sizden hoşlanıp hoşlanmadığını merak ediyorsunuz. Bu soru, hafta sonunun geri kalanında kendi kendinize hemen hemen her beş dakikada bir sorduğunuz bir soru haline geliyor. Ona bakmak bile kalbinizi acıtıyor ama o çok mesafeli ve sessiz davranıyor. Gülüyor ama sadece arada sırada. Sizinle her gece sevişiyor ama yine de mesafeli duruyor. Siz kovaladıkça o kaçıyor. Bu da onu her geçen dakika daha cazip hale getiriyor. Onunla konuşmak istiyorsunuz, sizden gerçekten hoşlanıp hoşlanmadığını sormak istiyorsunuz ama çatık kaşları, fıldır fıldır bakan gözleri yüzünden kalbiniz parmak uçlarınızda atıyormuş gibi geliyor ve bu nedenle ona hiçbir şey soramıyorsunuz. Sinir bozucu dört günün sonunda, sizi havaalanına bırakıyor. Tuhaf, huzursuz ve uzak duruyor. Veda etmek için içeri bile girmiyor. Kadınlar tuvaletinde özürlüler kabininde ağlıyorsunuz. Getirdiğiniz kıyafetler yanlıştı, saçlarınız yanlıştı, çirkin, şişkin ve balık suratlı görünüyorsunuz. Her şey çok yanlış. Siz tuvalet kabininde yüzünüzü silip gözyaşlarınızı tuvalet kağıdıyla tıkamaya çalışırken, yaşlıca bir kadının sert sesini duyuyorsunuz. “Madam?” diyor kadının genizden gelen resmi sesi. “Özürlüler kabinindesiniz ve bekleyen biri var.” “Ben buradayım!” diye bağırıyorsunuz. “Bunu biliyoruz, madam. Orası sadece özürlü insanlar için.” “Biliyorum. Lanet olsun,” diye bağırıyorsunuz. “Ben de özürlüyüm.” Lanet olsun. Ben de özürlüyüm. Havaalanı güvenlik raporuna bu ifade girecek. Kaliforniya özürlü insanlara ya da onlar hakkında bağıranları hoş karşılamıyor fakat bacakları burulmuş boru temizleyicisi gibi olan bir kızın beklediğini nereden bilebilirdiniz? Ceza ödüyorsunuz, uçağınızı kaçırıyorsunuz ve o gece bire kadar eve varamıyorsunuz. Vardığınızda da bitkin, rimeliniz akmış ve perişan haldesiniz. Eve geldiğinizde sizi üç tane mesajın beklediğini görüyorsunuz. Birisi, nerede olduğunuzu merak eden annenizden (internetten buluşma olayınızı hiçbir şekilde anlatmayacaksınız); ikincisi,...
Devamını Oku

ŞAHANE HATALARIM – 11-

ŞAHANE HATALARIM – 11- 32. Bölümden.., Bir grup yabancının yanına taşınmaya hazır olmadığınızı söylüyorsunuz. Baş danışman Peder White ansızın size defolup gitmenizi söylüyor. Önce şaka yaptığını düşünüyorsunuz ama tekrar ediyor. Ona gülümsüyorsunuz, aklınız karışıyor. Dalga geçiyor, öyle değil mi? Fakat eliyle işaret ederek, “Yalnızca git,” diyor. “Ve sakın geri gelme,” diye ekliyor. Neden böyle davranıyorlar? Bir aile olduğunuzu sanıyordunuz. Gözyaşları o gece daha sonra, çok daha sonra, yatağınızda yatarken boşalıyor. Her şey açığa çıkıyor. Okul, video, Thaddeus, Summer, Yeminli Gardiyanlar, Guy Moffatt. Zavallı kayığınızla açılmanız gereken kötü seçimler okyanusu. Eve taşınacağınızı söylemeniz yeterli olacaktı. Şimdi yalnız kaldınız. Bulabildiğiniz tek iş, alışveriş merkezinde, yarı zamanlı Paskalya Tavşanı olmak. Alışveriş merkezindeki insan kaynakları bölümünde (bodrum katında penceresi olmayan bir oda) sizi işe alan kadın, naneli sakız çiğniyor ve size bir zamanlar parlak olan ve kiralık giysiler giyerken hijyenin erdemlerini anlatan broşürleri verirken, sakızını patlatıyor. “Ayrıca, mesai kartını iki kere kontrol etmeyeceğim,” diyor. “Eğer mesai kartını yanlış doldurursan, senin kendi sorunun olur, anladın mı?” Tavşan kıyafeti, pembe plastik goril tüyünden yapılmış ve sıcak tutuyor. Tek oksijen kaynağı kafes gözler. Daha mola odasından çıkmadan, üstünüzden ter boşanıyor ve hâlâ iki yürüyen merdiven çıkıp yemek bölümünü aşmanız gerekiyor. Paskalya yumurtanıza oturduktan sonra, aptalca sorular teranesiyle, çığlık krizleri ve idrarla karşı karşıya kalıyorsunuz. Her çocuk, hatta büyükanneleri de, sizinle resim çektirmek için kucağınıza oturuyor. Çok bunalıyor-sunuz. Molanızda serinlemeniz gerekiyor, bu nedenle tavşan başlığınızı çıkarıyorsunuz (yüzünüz kıpkırmızı ve ter içinde) ve anında, bir çocuk bağırmaya başlıyor. İnsan kaynakları müdürü koşarak yanınıza gelip, bir çocuk, tavşanı başsız gördüğü zaman hayat boyu süren bir travma geçirdiğini söylüyor. “Hayatı boyunca,” – sakızını patlatıyor – “Daimi olarak.” Sizi kovmayınca, alışveriş merkezinde Paskalya Tavşanı bulma konusunda umutsuz olduklarını anlıyorsunuz. Peki, ne kadar umutsuz? Ertesi gün işe sarhoş gidiyorsunuz ve çocukların fotoğraflarında çete işaretleri yapıyorsunuz. Anlaşılan biraz aşırıya kaçmışsınız. Öğle yemeği saatlerinde, İnsan kaynakları müdürü sizi Paskalya yumurtasından çekip kaldırıyor. “Tavşanın şimdi zıplama sı gerekiyor!” diye açıklıyor çocuklara ve sonra öfkeyle size bakıyor. “Zıpla git bakalım, tavşan!” Köşeyi dönünce, Orange Julius’un oralarda bir yerde, sizi kovuyor. Zaman geçiyor. Bir diş kliniğinde iş buluyorsunuz, orada Ray adındaki röntgen teknisyeniyle süregelen bir ilişkiniz oluyor. (Ray/X-ray esprilerinden sıkıldığı konusunda sizi uyarıyor.) Ray, pantolonunda Piper Cub uçak resmi bulunan kızıl saçlı, sıska biri. Onunla röntgen cihazının üstünde emekleme pozisyonunda (azot oksit darbeleriyle tamamlanarak) sevişiyorsunuz, danışma masasında misyoner pozisyonunda arka tarafınıza kalem batırılmış durumda sevişiyorsunuz. Sonra bir de, malzeme dolabında yeni ve çok heyecanlı olan “ters dönmüş el arabası” konumunu icat ediyorsunuz. Bu pozisyon sanayi temizleyicisi bidonunun sağlamlığını ve süpürge sapının dengesini gerektiriyor. Ray’la ilişkiniz yalnızca seks, sadece seks, başka bir şey değil. Şehvet içeriyor ve bu nedenle de basit ve rahatlatıcı. İşin güzel tarafı, Ray size hiçbir zaman çıkma teklif etmiyor. Size bir miktar metamfetaminden oluşan sert bir enerji kokteyli ikram ediyor. Buna bayılıyorsunuz ve onunla birlikte malzeme odasına gitmeye razı olduğunuz sürece, size istediğiniz kadar metamfetamin bulabilecek. Size nasıl yaptığını gösteriyor; banyosunda, çalıntı kimyasallarla ve tuz...
Devamını Oku

ŞAHANE HATALARIM – 10-

ŞAHANE HATALARIM – 10- “Hayatımı çok seviyorum,” diyorsunuz bir anda. “Birçok insan hayatlarını sevdiğini sanıyor, oysa aslında o hayat onları öldürüyor.” Sonra mavi rüzgârlıklı adamın “çıkış stratejisi danışmanı” olduğunu söylüyor. İkisinin birlikte, insanları kültlerden kurtarmak amacıyla çalıştığını belirtiyor. Yine o kelime. Kült Küt der gibi. Aklınızı karıncalandırıyor. Gitmek istediğiniz takdirde, şu anda kaçmanıza yardım edebileceklerini söylüyor. Onlar kim? Onları, sizi sınamak için Peder VVhite mi gönderdi?” 0 beyaz kamyonete binmen yeterli,” diyor kız. “Organik bal standının yanında duran. Seni buradan olabildiğince hızlı bir şekilde çıkarırız.” “Ben tutsak değilim,” diyorsunuz. “Kaçmama yardım etmenize gerek yok.” “Öyle mi?” Sakızını patlatıp, elini kalçasına koyuyor. “0 halde kanıtla. Kamyonete bin ve gidip annenle babanı ziyaret edelim. Sonra seni, gerisin geriye Yeminli Gardiyanlar’ın evine bırakırız. Söz veriyorum. Şeref sözü.” Onu gerçekten yumruklamak istiyorsunuz. Sonra dönüp rüzgârlıklı adama bakıyor. Adam saatini gösteriyor ve artık gitmeleri gerektiğini işaret ediyor. Temkinli bir şekilde etrafınıza bakıyorsunuz. “Beni kaçırmayacağınızı veya öldürmeyeceğinizi nereden bileyim?” “Bilemezsin.” Kızın sabrını taşırmaya başlıyorsunuz. “Bak, eğer senin gitmen onlar için sorun oluşturmuyorsa, bu küçük yolculuğun ne sakıncası var? Hatalı olduğumu kanıtla. Bana, orasının bir kült olmadığını kanıtla.” Kamyonete binecekseniz, 105. Bölüme gidiniz (sayfa Kamyonete binmeyecekseniz, 106. Bölüme gidiniz (sayfa
Devamını Oku

Zavallı pompişler

Nedir bu erkeklerden yakınma durumu? Hakikaten doğru düzgün adam yok mu? Birkaç iyi adamın da rezer- vasyonları doldu mu? Bence bu, şehir kadını sendromu. Akıllı, paralı ve çe- nesi pabuç kadar… Özgürlük dediniz, elinize bir şey geçe- cek zannettiniz. Bizim gibi tazeciklerin yuvasını kurulma- dan yerle bir ettiniz. Parayı kazandınız, evleri ayırdınız, en ufak meselede ko- cayı kapıya koydunuz. Özgür olmak erkek olmakmış gibi elinizde purolar, viskilerle bar bar gezip tozdunuz. Seneler- ce aldatılan analarınızın intikamını alırcasına, bahtınıza kim çıkarsa cumburlop yatağa atladınız. Bizzat gözlerimle görüyorum. Gece hayatında güzel, alımlı ama aklı beş karış havada hatun gani. Bir bakışa saat üçte eşikteler. Adamın işte kafası kazana dönmüş, iki ka- deh demlenip rahatlamak ihtiyacında. Kendini tutup para- sıyla pohpohlanma satın aldığı gece kulüplerine, restoran- lara vuruyor. içeride sarışını, esmeri, silikonlusu, botokslusu, seç be- ğen ablalar avda… Öyle çuval çuval parası olması mühim değil, varmış gibi yapsa yeter. İki göz kırpmaya yanında bi- ten ve ertesi gün aramayacak kadın doluyken adam niye mesai harcayıp halihazırda kazana dönmüş kafasını yorsun ki? Neymiş, erkek akıllı ve başanlı kadından korkuyormuş! Korkabilir, bilinmeyen korkutur. Madem kadın akıllı, o zaman ona göre erkek seçsin ya da beynini çalıştırıp koca- sana bi’ jey olmasın!yı istediği kıvama soksun. Kapı gibi ablaya koyar mı? Maalesef kadın ille de “Kendime yeterim” dalgasınday- ken, erkek de “Bugün canım kimi çekerse” kıvamına geli- yor. Sonuç: “Adam kalmadı şekerim” ve “Evlenecek kadın yok abi…” Maymun gözünü açtı, karşı cins uyandı. Adamların etin- den sütünden yararlanma devri kapandı. Tavuk gibi didik- leyip çarmıha gererek “Arım balım peteğim” nağmelerini beklemek yok. Aynı şey erkek milleti için de geçerli. Bir erkek arkada- şım, “Aklım olsa boşanmazdım” dedi. “Ucundan accık akıllı bir adam küçük jestlerle kolayca sevgilisini mutlu edebilir, böylece kendi de bahtiyar olur.” Çünkü mutlu kadın geyşalığa programlanmıştır. Misal, benim akılsız sevgilim ensemi sıvazlayıp “Hadi içki koy” de- me gafletinde bulundu, bardağı kafasına geçirmemden kıl payı yırttı. Halbuki küçük bir öpücük ve tatlı bir gülücükle kalbime girse, değil içki koymak, üç dakikada mantı, börek açardım. Atlamadan, jest konusunu açmayı kadınlık adına borç bilirim. Erkekler, dikkatli okuyun. Jest: iyi bir şeydir, canı- nız yanmaz, alerji, döküntü yapmaz. Avradınızı bulutlara çı- karıp, sizi vıdı vıdıdan kurtarır. Günde iki kere sabah ve akşam öpücük, mıncıklama. Gün arası sürpriz SMS, e-card, telefon falan… Senede üç kere yapsanız bile yeter, kadın milleti idareli kullanmaya ayarlıdır; çiçek alın, tatile çıkarın, sevdiği pastadan getirin, ceketini tutun. En ama en önemlisi, yani sizin için en işken- celisi, “Güzel sözler söyleyin.” Demedi demeyin, Ayşe’yi dinleyin. Bu bir kısır döngü, bir yerden başlarsak yırtacazz. Ha gayret! 27 Mart 2004
Devamını Oku

Hızlı flört olayı!

Hızlı flört olayı! Siyah dik yakalı kazak, düşük belli jean, sallantılı küpe- ler, hafif makyaj, arkada toplanmış saçlar ve kırmızı rujum- la sade ama çok şıkım. İcabında “ağa kızı” imajı yaratmak için de boynumda poşu… Nereye mi? Tabii ki de Date Game’e… Hani haftalardır basında Hız- lı Flört adıyla da anılan eşleşme muhabbeti. Denemezsem gözüm açık giderim valla. Üç gün önceden Biletix’ten re- zervasyon yaptırdım, sevgilimi Amerika’ya yolladım ve Be- yoğlu’ndayım. Girişteki masadan biletimi alıp ne edeceğimi de öğrendikten sonra bara oturdum. Hadise şu: 16 kadın, 16 erkek teşrif buyurmuşlar, her bayan bir masaya konuşlanıyor, erkekler de sırayla masa- dan masaya göç ediyorlar, iki çift laf edebilmek için dört dakikan var, sunucu 15 saniye kala uyarıyor ve hop, sırada- ki… Kızlar! Sırf karşı cinsin deli danalar gibi etrafınızda do- lanmasını izlemeye bile gidilir. Ego tatminine bire bir… Bu arada elimizdeki formlara flört adayının adım yazıp “Be- ğendim, arkadaş kalabilirim” ya da “Beğenmedim” kutu- cuklanndan birini işaretleyerek not veriyoruz. Eğer iki kişi de birbirleri için aynı kutuyu işaretlemişse, çöpçatan firma e-mail adreslerini iletiyor. Gerisi aganigi na- ganigi. Sapık edinme durumları söz konusu değil. Güvenli hani. Başlamasını beklerken, yanımda pişmiş kelle gibi sırıtan Ayşe Özyılmazelbir zat belirdi. Katılımcı değil, yani “Fırsat bu fırsat, yazıla- lım” kafasında… Neyse ki sülük savma tekniklerimle paça- yı kurtarıyorum. Vakit geldi, en kuytu masa benim. İlk iki neşeli ama ba- na dört dakika yeter mi? Saniyede iki soru sorduğumdan, “Halkla ilişkilerciyim” diyorum, kimse şüpheye düşmüyor. Üçüncü, tam Bir Demet Tiyatro’daki Fıdıl, Allahım dört dakikanın bir asra eşit olduğunu bilmiyordum. Tek keli- meyle, kıyıldım. Beşinci, ablamın sınıf arkadaşı çıkınca artık “Ayşe’nin selâmlığına hoş geldiniz” kıvamındayım. Mola zamanı. Kızların nabzım ölçmeye, doğru tuvalete… Herkes kıkır kıkır ve Fıdıl’a gıcık (Fıdıl’ın 40 milyonu havaya uçmuş). Mola bitti. Sonlara doğru iyice gevşeyip makarna muhab- betleri yapıyorum; klasik sorular (yaş, okul, iş, hobi) out. Kiminin taraftarlarına el sallıyorum, kimi o kadar beğendi ki sandalyeye yapışmak istedi, kimi müziği sevdiğimi du- yunca tapınmaya başladı. FBI ajanı, felsefe yapıp bayıltanı, özgür Çocuk kopyası… Ne ararsan var. Beylerin yüzde 90’ının bilgisayar ya da elektrik mühen- disi ve bankacı olması dikkatimi çekti. Demek bu meslek- lerde manita bulmak zor. Eeee… Okullarında adam başına 250 gram hatun düştüğünü düşünürsek, gocunacak bir şey yok. Date Game’i genellikle işlerinden sosyalleşmeye vakit bulamayanlar, arkadaş çevresini genişletmek ya da sevgili edinmek isteyenler seçmiş. Haaa… Bir-iki tane benim gibi meraklı turşucu da var. Herkes yüzünde gülümsemeyle ayrıldı. Eve dönerken, müthiş eğlenceli bir gece geçirdiğimi his- settim. Organizasyon, katılımcılar, çalışanlar, hepsi “yıkılı- yoooo”! Şiddetle tavsiye ederim.Gecenin özü; kimse laf etmesin, Duygu Asena’nın içi ra- hat etsin. Kadın seçen, erkekse debelenendir. Bu mudur? Budur! 28 Şubat 2004
Devamını Oku

Sevgililer Günü… mü acaba?

14 Şubat’ı ilk duyduğumda lise birdeydim. Aslında tam ne anlama geldiğini bilemiyordum ama mühimdi işte. Ab- lam ve saz arkadaşlarının gündemine birinci sıradan otur- muştu, teneffüs aralarında zirveler yapılıyordu, haftalar ön- cesinden hazırlıklara başlanmıştı. Her şey kalp, her şey kır- mızı… Ne yalan söyleyeyim, bazı konularda benim paraşüt bi- raz geç açılır. Örneğin, saatlerin neden ileri alındığını üniversiteye ka- dar çakamamıştım. Ne yani, alt tarafı ışık işte, ortalık karar- dı mı yakarsın, aydınlıksa kapatırsın. Daha da beteri, izmir’in meşhur “kumru”sunu senelerce kuş zannettim de yemedim. Babam 9-10 yaşlanmdan beri her maçta yılmadan ofsay- tı anlatsa da, David Beckham’ı yeşil sahalarda görene kadar “Kırık metroseksüel hakem golümüzü engelledi!!” diye ba- ğırdım durdum. O zamanlar Victoria yoktu; hani günün bi- rinde David’ciğimle kavuşursak ful donanımlı olayım hessa- bııııü Bir kızcağıza kötü bir şeyler olunca Aziz Valentine’in çı- kardığı bu Sevgililer Günü hadisesi de bana lise ikide dank etti. O zamanlar benim için Turkish Banderas, anneannem içinse At Hırsızı Kılıklı Serseri olan bir flörtüm vardı. Ken- disine en jan janlısından tipik bir “KKH (kırmızı kalpli her şey) no: 14 kutusu” hazırladım. Bu kutu nesilden nesle ak- tarılacak bir genç kız demirbaşı olup, günün önemine ve hedef erkeğin zevklerine göre değişebilir. İçine kırmızı sana bi’ şey olmasın!kalpli ve üzerinde “love” yazan ne bulursan koyarsın. Bun- lar genellikle bir işe yaramayan, ancak bir arada zengin du- ran şeylerdir. Kısacası, sponsorunuz (babanız) ne kadar para verdiyse, eksi kuaför parası, işte o kadar her şey… ilk Sevgililer Günümde, elimde KKH no:14’ümle “Acaba ne verecek?” diye beklerken, kocaman kalpten bir “hava”yı alınca Sevgililer Günü oldu “Hayallerimin Yıkılma Günü”. “Yalnız ve Ağlamaklı Kızlar Kulübü” gelip gideni aratın- ca, bir dahaki seneye kıpkırmızı bir sayfa açmaya ant içtim. Lise iki sekiz sene önceydi (Annem…! Ben hâlâ 19 değil mi- yim yahu?) ve fakat kafama saksı düşüp o günün hiç de ro- mantik olmadığını idrak etmem altı senemi aldı. Bence zavallı Valentine’ı anma gününü sevgilileri ayır- mak amacıyla, manita bulamayan Gargamel düzenledi. Çünkü erkek kişilerde Sevgililer Günü çipi yoktur ve günün sonunda kavga, küsme, eski sevgiliyi arama ihtimali ortala- ma yüzde 90’dır. Kız milleti “o kalp senin bu kalp benim” didinirken er- kek hatırlarsa iyidir, o gün maç izlemezse daha da iyidir. Köşeden çiçek alıp aşk dolu bir kısa mesaj (resimli olursa +10 puan) çekerse, en iyidir. Çiçek+mesaj+yemek olursa ilahtır ve “ilahlar azdır, elinden kaçıran kazdır.” Her yıl aşkölçerime göre adını “Enayiler Günü”, “Had Kızlar Dağılalım Günü”, “Ya Sabır Günü” vs. şeklinde değiş- tirdiğim o gün, bugün… Henüz plan yapmadım, eminim ya- vuklum da yapmamıştır. Kızlar, “kendinizi kötüye hazırlayın, iyisi olursa sünriz olsun” kafasındayım. Kapiş? Benimki eğer unutursa, bugünü ikimize de “Kör Kıvıı- lar Günü” yaparım! Esprilerle süslü bir öpücükle geçiştiır- se, “iki kapris, bir gülücük”; yani öldürmem ama süründı- rürüm.Aslında her ikisinde de annemin “Bak Afrika’da aç ço- cuklar var” cümlesini hatırlayıp bir saatte konuyu kapatı- rım ya, neyse… Kim bilir, ummadık taş baş yarabilir mi aca- ba? Yarsın! Yarsın!...
Devamını Oku

Senin İçin Soyundum yazı dizisi

“Bir bara gidip kutlama yapmalıyız.” Ev arkadaşımın bu coşkulu önerisi hiç şaşırtmadı beni. En küçük ve önemsiz şeylerden bile kutlama yapmak için bahane çıkarırdı Cary Taylor. Bu yönünü onun cazibesinin bir parçası olarak görmüşümdür hep. “Yeni bir işe başlamadan önceki gece içmenin kötü bir fikir olduğuna eminim.” “Hadi be Eva.” Cary oturma odamızda, yarım düzine taşınma kolisinin ortasında yere oturmuş, tatlı tatlı gülümsü-yordu. Günlerdir koli açmakla uğraşıyorduk ama o yine de çok yakışıklı görünüyordu. İnce yapısı, koyu renk saçları ve yeşil gözleriyle Cary’nin tek kelimeyle muhteşem görünmediği gün sayısı yok denecek kadar azdır zaten. Dünyada en çok sevdiğim kişi olmasaydı belki bu yanını kıskanabilirdim. “Gidip âlem yapalım demiyorum ki” diye üsteledi. “Yalnızca bir iki kadeh şarap. Happy hour a takılır, sekiz olmadan da eve döneriz.” “Yetişebilir miyim bilmiyorum.” Yoga pantolonumu ve dar kesimli spor tişörtümü işaret ettim. “Saat tutarak işe kadar yürüyüp, sonra da spor salonuna gideceğim.” “Hızlı yürü ve sporunu da daha hızlı yap.” Cary’nin ustalıkla kaldırdığı kavisli kaşı güldürdü beni. Onun bu milyon dolarlık yüzünün bir gün dünyanın dört bir yanındaki reklam panolarında ve moda dergilerinde görüneceğinden adım gibi emindim. Yüzünde nasıl bir ifade olursa olsun her zaman göz kamaştırıcıydı Cary. “Yarın işten sonra gitmeye ne dersin?” diyerek karşı teklifte bulundum. “Şayet günün sonuna sağ çıkabilirsem gerçekten kutlamaya değer bir şeyimiz de olur hem.” “Anlaştık. Akşam yemeği için yeni mutfağımızın açılışını yapıyorum.” “Ya…” Yemek pişirmek Cary’nin keyif aldığı şeylerden biriydi ama bu konuda pek yetenekli olduğu söylenemezdi. “Harika.” Yüzüne düşen yola gelmez bir saç tutamını üfleyerek gülümsedi bana. “Çoğu restoranı hasedinden çatlatacak bir mutfağımız var. Burada yapılacak yemeğin kötü olmasına imkân yok.” Emin değildim ama yemek pişirme konusunda daha fazla konuşmamayı tercih ettim ve el sallayarak dışarı yöneldim. Asansörle zemin kata inip, bana abartılı bir hareketle kapıyı tutan görevliye gülümsedim. Dışarıya adım attığım anda Manhattan’ın kokuları ve sesleri beni sarıp sarmaladı, keşfetmeye davet etti. San Di-ego’daki eski evimden kalkıp buraya taşınarak yalnızca ülkenin öbür ucuna değil, başka bir dünyaya gelmiştim sanki. Bu iki büyük metropolden biri kendi halinde ve nefsine düşkün bir tembelken, diğeri deli gibi enerjik ve hayat doluydu. Hayallerimde kendimi Brooklyn’de asansörsüz bir binada yaşarken canlandırıyordum ama söz dinleyen bir evlat olarak kendimi Manhattan’ın Yukarı Batı Yakası’nda buluvermiş-tim. Cary olmasa, aylık kirası birçok insanın bir yıllık gelirine denk olan bu koca apartman dairesinde kendimi çok yalnız hissederdim. Kapıcı şapkasını eğerek selamladı beni. “İyi akşamlar, Bayan Tramell. Taksiye ihtiyacınız var mı acaba?” “Hayır, teşekkürler, Paul.” Spor ayakkabılarımın aşınmış topukları üzerinde öne arkaya sallandım. “Yürüyeceğim.” Gülümsedi. “Öğleden sonraya göre epeyce serinledi hava. Güzel şimdi.” “Dediklerine bakılırsa havalar deli gibi ısınmadan önce haziran ayının tadını çıkarmalıymışım.” “Yerinde bir tavsiye, Bayan Tramell.” Binanın ve komşu binaların eskilikleriyle bir şekilde uyum sağlayan modern cam çıkmanın altından dışarıya adım atıp, Broadvvay’in keşmekeşine ve akıp duran trafiğine ulaşana kadar ağaçlı sokağımın nispeten daha sakin havasının keyfini çıkardım. Gerçekten buralı gibi görüneceğim günlerin çok uzakta olmadığını ummakla birlikte şimdilik hâlâ çakma bir New York’lu...
Devamını Oku